YouTube ve ekonomik krizin nasıl bir ilgisi olabilir? İşte ilginç araştırma ve şaşırtıcı sonuçlar…
Küresel kriz tüm dünya ekonomisine ciddi darbeler vurmaya devam ediyor. Pek çok firma küçülüyor, işçi çıkartıyor veya kar etmeyen hizmetlerini kapatıyor. İnsanlar ise masraflarını kısmaya, krizi en rahat şekilde atlatmaya çalışıyorlar. Fakat tam bu sırada krizin keyfini sürenlerde var. Bunların başında da online video siteleri geliyor. Araştırmalar krizden sıkılan insanların, can sıkıntılarını dağıtmak için en ucuz eğlence yöntemlerinden biri kabul edilen online videolara yöneldiğini gösteriyor.
ABD sınırları içerisinde yapılan bir araştırmaya göre, Kasım ayında yükselişe geçen online video, Aralık ayında zirve yaptı. Bir ay içerisinde tam %13′lük trafik artışı sağlayan online video siteleri, sadece Aralık ayında, ABD’den bağlanan ziyaretçilere tam 14 milyar video gösterdi. Bu kişi başına ortalama 96 video’ya denk düşüyor. Neredeyse tüm online video siteleri bu artışın tadını çıkartırken, aslan payı tabii ki YouTube’un oldu. İzlenen bu 14 milyar videonun yaklaşık yarısını tek başına YouTube görüntüledi.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Yalan söyleyen kişi göz temasında bulunmamaya çalışır, göz göze gelmemek için elinden geleni yapar. Yalan söyleyen ya da bir gerçeği saklayan kişi, ellerini ve kollarını daha az kullanır. Soru sorulduğunda elleri sımsıkı kapanıyor veya avuçları aşağı dönüktür. Ellerini yüzüne ya da boynuna doğru götürüyor olabilir. Bunun haricinde bedeniyle pek temas kurmaz. Verdigi cevap nedeniyle içinin rahat olduğunu göstermeye çalışan kişi belli belirsiz kaçamak bir şekilde omzunu silker. El ve kol hareketleri ile soylediği sözler arasında zamanlama hatası vardır. Şaşırmış, korkmuş ya da mutluymuş rolü yapıyorsa, yüzünde beliren ifade, ağız bölgesiyle sınırlı kalacaktır. Genellikle yalan söyleyen kişinin sırtı dik pozisyonda değildir. Kendisini itham eden insandan uzaklaşmak isteğiyle muhtemelen bakışlarını kapıya doğru çevirir. Konuştuğu insanla ya çok az fiziksel temas kurar ya da hiç kurmaz. İşaret parmağını ikna etmek istedigi kişiye yöneltmez. Kendisini itham eden kişiyle arasına bir takım nesneler koyar. Bilinçaltından sızan gerçek duygular, düşünceler ve niyetler dil sürçmesi şeklinde ortaya çıkar. Karşısındaki kişi anlattığı hikayeye inanana kadar fazladan bilgi vermeye devam eder. Sorulara asla doğrudan cevap vermez, dolaylı olarak ima eder. Yalan söyleyen kişi, ‘ben, biz ve bizim’ gibi zamirleri ya çok az kullanır ya da hiç kullanmaz. Kullandığı kelimeler açık ve net olmayabilir. Sorulan soruya oranla aşırı bir tepki gösterir. Bütün sorularınıza cevap verebilir ama kendisi size soru sormaz. Konu değiştirildiğinde rahatlar ve gerginliği azalır. Haksız yere suçlandığına sinirlenmez. ‘gerçegi söylemek gerekirse’, ‘dürüst olmak gerekirse’ ve ‘neden yalan söyleyeyim ki’ gibi cümleler kullanır. Soruyu önceden düşünmüş ve cevabı hazırlamıştır. Sorunuzu tekrar etmenizi ister ya da soruya soruyla karşılık verir. Konuşmasına, ‘yanlış anlamanı istemem ama’ gibi bir cümleyle başlar. İlginizi dağıtmak için şaka yapar ya da dalga geçer. Daha ayrıntılı açıklama gerektiren konuları sıradan bir şeymiş gibi aktarır
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
• Ünlü besteci Beethoven'in son bestesini, sağır olarak yaptığını...
• İbni Sina'nın göz ameliyatı yaptığını...
• Paris'teki Versailles Sarayı'nın 1300 odası olduğunu ve hiç tuvaletinin olmadığını...
• Bir çift sineğin sadece nisan-mayıs aylarında bıraktıkları yumurtaların tamamından sinek çıksa idi,dünyayı 14 metre kalınlığında bir sinek tabakası kaplayacağını...
• Eyfel kulesinin yapımında toplam 6400 ton ağırlığında 18.100 adet demir parçası kullanıldığını...
• Süleymaniye camiinin 4 minaresi olmasının sebebinin,Kanuni' nin İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah; bu dört minaredeki on şerefenin de Osmanlının onuncu padişahı olduğunun bir işareti anlamına geldiğini...
• Bir insandaki toplam damar uzunluğunun 150 bin km. ve dünya ile güneş arasındaki mesafenin de 150 milyon km. olduğunu...
• Bir futbolcunun topa her kafa vuruşunda, beyninden 1000(bin) hücrenin öldüğünü...
• Ortalama bir insanda 30.000-100.000 adet saç olduğunu, hergün yaklaşık 100 tanesinin döküldüğünü...
• İnsan vücudunun her 7 yılda -ölen hücrelerin yerine yenisi gelerek tamamen yenilendiğini...
• Amerikan halkının %60'ının ülkelerini, dünya haritasında bulamadıklarını...
• Dünyaya her yıl düşen yağış miktarının eşit olduğunu...
• Beşiktaş kulübünün kuruluşundaki Kırmızı-Beyaz renklerinin, Başkan savaşındaki malubiyetten sonra Siyah-Beyaz olarak değiştirildiğini...
• Galatasaray kulübünden, yıllar önce bir grubun ayrılıp 'Güneşspor' u kurduğunu...
• Fenerbahçe Kulübünün ilk adının 'Siyah Çoraplılar' olduğunu
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Kötü ruhun, kötü birinin, kötülüğe teşvik edenin, kötülüğün temsilcisinin, karanlık ve delaletin önderinin, Allah'ın ve O'nu seven, O'na kullukta bulunan herkesin büyük düşmanının müşahhaslaştırılmış şekli veya kötülüğün sembolü olmuş varlık.
Yüce Allah'ın Adem'e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilahi rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkarcı kesiminden gizli bir varlıktır.
Yaratılışı ve Secde Emrinden Önceki Durumu
Evren'de Adem (a.s.)'den önce yaratılmış melek ve cin adında iki varlık mevcuttu. Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup idi. Hz.Adem'e secde emrine kadar hissiyatına dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu ana kadar, Allah'ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göremi hareket ettiği bilinmiyordu. Emir hissiyatına ters düştü ve emri yerine getirmekten kaçındı. Gerekçesi, kendisinin ateşten, Adem'in ise topraktan yaratılmış olmasıydı.
Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen Adem'in yeryüzünde Allah'ın halifesi olması, Allah'tan bir ruh taşıması gibi asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. Adem'de toprak toprak, kendisinde ateşten başka bir mahiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkum sanmıştı.
Bu anlayış, Şeytan'a Allah huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kıyamete kadar O'nun lanetini haketme dışında hiçbirşey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü.
Şeytanın bu itirazı, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkara götüren bir isyana dönüştü. çünkü o, neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayışına sahipti. Nihayet Allah'tan şu hitap geldi:
"İn oradan! Orada büyüklenmek sana düşmez, defol!... Sen alçağın birisin! Defol oradan. Sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lanet sanadır." (Araf 13, Hicr 34-35, Sad 77-78)
Böylece Hz.Adem'e karşı büyüklük taslaması ve secde emrine isyanı neticesinde ilahi rahmetten ebediyen kovuluşu "İblis" adını almasına sebep oldu. Tamamen yalnız kalan şeytan bu defa intikam peşine düştü. Hedef insandı. Çünkü insan yüzünden ilahi rahmetten uzaklaştırılmıştı. Amacına ulaşabilmek için de Allah'tan kıyamete kadar mühlet istedi.
Mühlet Verilişi
Şeytan, "- İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver" (Araf 14) diye Allah'a yalvardı. İnsanların tekrar dirileceği günden maksat ise sur'a ikinci üfürülüş zamanıdır. Bu şekilde yalvarmakla, tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu ölümsüzlük isteği, "...belirli bir zamana kadar.... Sen mühlet verilenlerdensin" (Hicr 38, Araf 15) şeklinde cevaplandırıldı. Belirli bir zamandan maksat ise, sur'a birinci üfleniş zamanıdır. Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esa düşüş de bu oldu.
Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah'ı ve öldükten sonra dirilmeyi inkar etmediği gibi Adem'in nesli ve zürriyeti olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir gün gelip tekrar diriltileceklerinide biliyordu. O'nun küfrü inkar şeklinde olmayıp, emri yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.
Görevi
Şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu insandı. Gönlünmdeki intikam duygularını cüretkar bir eda ile Yüce Allah'a şöyle açıkladı:
"-Beni "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!" (Hicr 39)
O bilinen vakte kadar mühlet müsadesini alan İblis Ya Rabbi! dedi, beni azdırmana karşılık yemin ederim ki veya azgınlığıma hükmetmen sebebi ile; yani Allah katından kovulmuş, iyilik ve rahmetten uzaklaştırılmış bir melûn, böyle bir mühlet müsaadesini elde edince şımarır da onu azgınlığa bir teşvik vasıtası olarak kabul eder. Böyle şımartman hakkı için veya çamurdan yaratılanı küçümseyip secdeetmediğimden dolayı benim azgın âsi olduğuma hükmetmenden dolayı mutlaka ben, yeryüzünde onlara
süsleme yapacağım. Yani maddelerini bahane ederek o kuru çamuru, o kokar balçığı, onlar için süsleyip insanlığın esas yükselmesine vesile olan ruhtan daha hoş, daha süslenmiş, daha kıymetli göstereceğim. Ve mutlaka hepsini azdıracağım.
Görüldüğü gibi, Yüce Allah isyanından dolayı şeytanı hemen huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını anlayıp tevbeetme imkanı tanımış fakat o, inat ve küfründe ısrar edince, bulunduğu makamdan indirmiş ve tasarladığı planlarını şöylece sınırlayıvermiştir:
"Ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesnâdır... İşte bana ulaşan dosdoğru yol budur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur. Şüphesiz ki onların hepsine vaad edilen yer cehennemdir." ( Hicr 40-43)
Bu ayetlerdende anlaşılacağı gibi şeytana, Allah'ın halis kulları üzerinde etki olabilecek hiç bir güç verilmemiştir. Binanyaleyh düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana karşı olan insan, "Allah'ın kulu" sıfatını koruyacaktır. Şeytana ait bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir.
Havva'nın Yaratılışından Sonra Hz.Adem Adn Cenneti'nde ikamet eiyordu. Kendi cinsinden ve nefsinden eşi de yaratıldı. Eşinin adı Havva idi. Bu arada şetan öç almayı planlıyordu. Bunun üzerine Adem ve eşini Allah şöyle uyardı:
"Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz." (Bakara 35)
Aslında Adem'e ve eşine yaklaşılmaması tavsiye edilen ağaç bir imtihan sahasıydı. Onun meyvasından yemek ise , yasak bir fiilin işlenmesi, sorumluluk sahsına çıkılması ve Allah'ın koyduğu bir yasağın çiğnenmesi demekti.
Adem ve eşi, melek olma veya Cennet'te ebedi kalma ihtimallerini duyunca, şeytanın kendilerine düşman olduğunu unuttular.
"Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: "Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." dedi. Ve onlara: "Elbette ben size öğüt verenlerdenim." diye de yemin etti." (Araf 20-21)
"Ağaca yaklaşmayın" emrine sabırsızlık edip ondan yediler. Ağaçtan meyve tadınca ayıp yerleri kendilerine açılıverdi.
"Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı Ağacı tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar." (Araf 22)
Allah Adem'e görevini hatırlatarak:
"... Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?" (Araf 22)
Fakat hatalarını çok çabuk anladılar, derhal tevbe ettiler.
" Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!" (Araf 23)
Allah'da tevbelerini kabul etti. Fakat cennet de daha fazla kalmalarına müsaade etmedi ve şu emri verdi:
"Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınız!" (Araf 24-25)
sonuç olarak şeytan cindir. Ateşten yaratılmış, Allah tarafından lanetlenmiştir. Maddesel bir varlık olarak düşünülmesi yanlıştır. Kur'an'da şeytan şöyle geçmektedir.
Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün, "Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız" der. Onların, insanlardan olan dostları ise: "Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. Allah da buyurur ki: Allah'ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir. (6/128)
Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Allah) "Öyleyse ordan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin." O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)" dedi. (Allah) "Sen gözlenip-ertelenenlerdensin" dedi. Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım." "Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım." Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini' açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir." Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?" (7/11-22)
.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Sedat Peker
Rizeli bir aileden gelen ülkücü baba Sedat Peker, 1970 yılında Sakarya'da doğdu. "Köroğlu" lakaplı Peker, Almanya'da büyüdü. Peker'in adı ilk olarak "uyuşturucuyla mücadele eden baba" olarak duyuldu, daha sonra Susurluk Raporu'nda geçti.
Peker'in organizasyonunda işadamlarından tehditle para topladıkları, zorla tahsilat yaptıkları ve işyeri kurşunladıkları belirlenen, aralarında açığa alınan bir astsubayın da bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı.
Peker, Barmen Oğuz Atak'ın sırtında "Allah" dövmesi bulunduğu gerekçesiyle öldürülmesi olayına karıştığı gerekçesiyle uzun süre arandı. Polisin Atak'ın öldürülmesini azmettirmek ve çete olaylarına karışmaktan aradığı Peker, oğlunun doğumunda kendilerini ziyaret eden, çiçek ve telgraf gönderen dostlarına teşekkür için gazetelere verdiği ilanlarda eşiyle birlikte görüldü.
1997'de Rize'de kaçakçı Abdullah Topçu'yu öldürmek suçundan savcı karşısına çıkan ve serbest bırakılan Peker'in iki adamı, aynı davadan müebbet hapse mahkum oldu. Peker gibi ağabeyi Vedat Peker de bir işadamına silah zoruyla senet imzalatmaktan gözaltına alındı. Peker'in talimatıyla çete oluşturdukları iddiasıyla yargılanan dokuz sanıktan dördü tahliye edildi.
Tehditle tahsilat yapmak, zorla alıkoymak, adam öldürmeye azmettirmek ve benzeri suçlardan yedi ay boyunca aranan Peker, teslim olacağını bildirerek 19 Ağustos 1998'de Romanya'dan Türkiye'ye getirildi. İstihbarat birimlerinin çalışmaları sonucunda, Peker'in, adı gizlenen bir Antalya milletvekiliyle doğrudan bağlantısı olduğu saptandı.
Peker, tutuklu bulunduğu sürede Bayrampaşa Cezaevi'nde krallar gibi yaşadı. Rokfor peyniri başta olmak üzere birçok lüks yiyeceği koğuşuna getirten Peker'in cezaevine soktuğu eşyalar arasında kokoreç makinesi da vardı. Kaldığı 50 kişilik koğuşun tabanını halıfleksle kaplatan, duvarlarını boyatan Peker, tuvaletlerin kırılıp yapılmasını istedi ve bunun için gerekli malzemeyi sağladı. Cezaevinde yüz koyun kestirip tutuklu ve hükümlülere dağıtan Peker, çanak anten, video, CINE 5 dekoderi, ekmek kızartma makinesi ve dikiş makinesi gibi isteklerine ise cezaevi yönetimi tarafından izin verilmedi.
İstanbul DGM Savcılığı, Ekim 1998'de Peker ve adamları hakkında 7.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Bu davadan yargılandığı sırada duruşmada ilginç açıklamalar yapan Peker, "Eski bir milletvekili bana mesaj göndererek, 'Mahkemede fazla artistlik yapmasın' dedi. Her şeyi size anlatmak istiyorum çünkü ben bunları anlatmazsam şüpheli bir şekilde intihar edebilirim" dedi. Peker, 12 sanıkla birlikte çete oluşturmak suçundan yargılandığı davada, 24 Mayıs 1999'da tahliye edildi. Sekiz ay 29 gün cezaevinde bulunun Peker, "sanal bir çete yaratıldığını" ileri sürdü.
Tahliye edildikten sonra basına açıklama yapan Peker, MHP'li olmadığını söyleyerek, siyasi görüşünün pantürkist - turanist olduğunu belirtti. Tahliye edildikten sonra basına demeçler veren Peker, özel yaşantısıyla ilgili açıklamalar yaptı. Çok mutlu bir evliliği olduğunu söyleyen Peker, "Ben kadını tanrı misafiri olarak kabul ediyorum. Annesini, babasını, her şeyini bırakarak size geliyor, sizin onu korumanız gerekiyor. Anne babasının sevgisini vermeniz gerekiyor. Gayet düzgün bizim yaşantımız. Herkes eşime soruyor, 'Seni dövüyor mu?' diye. Eşim gülerek anlatıyor, 'Yok, dövmüyor' diye" dedi.
Tutuklanmalar ve hapis
Hakkındaki gıyabi tutuklama kararı üzerine 2002 Ocak ayında İstanbul Etiler'deki Akmerkez'de türkücü İbrahim Tatlıses'le buluştuğu sırada gözaltına alınan Sedat Peker, tutuklandı. Bir süre sonra serbest bırakılan Peker, 2004 yılı ekim ayında tekrar yakalandı ve "çıkar amaçlı suç örgütü kurmak"tan tutuklanarak cezaevine konuldu.
Kelebek operasyonu davası kapsamında yargılanan Sedat Peker, 2007 Ocak ayında sonuçlanan davada 14 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Peker hakkında çok sayıda dava bulunuyor.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
8 Mayıs 1886’da Eczacı Dr. John S.Pemberton, Georgia Atlanta’da üç ayaklı pirinç bir çaydanlıkta lezzetli ve serinletici bir şurup yaptı. Karbonatlı su ile karıştırdığı şurubu dostlarına ikram etti. Bu yeni şurup öylesine beğenildi ki Dr. John S.Pemberton Jacob’s eczanesinin bahçesinde bardağı 5 cent’ten satışa sundu. Günlük satışı ortalama 5 bardaktı. Bu yeni içecek adeta kapışılıyordu.
Aslında ilaç olarak üretilen ürünün ilk adı Pemberton tarafından French Wine Cola olarak konuldu. Her derde deva bir ilaç olduğu ileri sürülse de bu, sağlığı gittikçe bozulmaya başlayan Pemberton için bir işe yaramadı. 1886 sonlarında Pemberton, bu ilacın terkibini değiştirdi ve muhasebecisi Frank Robinson, bu yeni versiyona Coca-Cola ismini verdi. Robinson iki C harfinin mükemmel bir estetik yaratacağını düşünmüştü ve kendi el yazısıyla Coca-Cola’nın bugüne kadar değişmeden gelen logosunu yarattı.
Tüm alkolsüz içecekler gibi Coca-Cola da ilk çıkışını şeker ve ilaç satışını çayhane ile birleştiren dükkanların büfelerinde yaptı. 29 Mayıs 1886 tarihinde ilk Coca-Cola reklamı The Atlanta Journal’da yayınlandı. İlanda kullanılan slogan anlamını günümüze kadar koruyan “Nefis ve Serinletici” idi. 1886’da “Nefis ve Serinletici” sloganı ile yola çıkan Coca-Cola reklamlarda her zaman yaşamın birlikte geçirilen eğlenceli yanlarını ortaya çıkarıyordu. İlk nakliyatı, parlak kırmızı fıçılarla yapıldığı için, günümüzün en sevilen içeceğinin simgesi de kırmızı oldu. Coca-Cola, 1887 yılında artık Amerika’daki büyük şehirlerin merkezlerinde satılıyordu.
Atlantalı bir ilaç toptancısı olan Asa C. Candler bu yeni ürünün popülaritesini ilk olarak fark edenlerden biri oldu. Pemberton’un 1888 yılında ölümünden sonra Coca-Cola’nın tüm haklarını ve sır gibi saklanan formülünü 2 bin 300 dolara satın aldı.
Candler, 1892’de 100 bin dolar sermaye ile kurulan şirketinin dünyanın 200 ülkesinde satılacak bir ürünü pazarlayacağını tahmin bile edememişti. Sadece bir “ürün” mü… Elbette hayır. Çağa damgasını vuracak bir kültürdü yaratılan. Başlangıçta Coca-Cola’yı, o da bir ilaç olarak sattı ama çok geçmeden onu köpüren bir içecek haline getirdi. Candler, güçlü bir reklam kampanyasıyla içeceğinin varlığından bütün herkesi haberdar etti. Bu yeni içecek 1895’e gelindiğinde ABD’nin her eyaletinde satılır oldu. Yeni yüzyılın başından itibaren de tüm dünyaya yayılmaya başladı.
Coca-Cola’nın şişelenmesine 1894 yılında küçük bir şekerci dükkanında tek makine ile başlandı. Geniş çaplı şişeleme yöntemine ise 5 yıl sonra geçildi. Ancak taklitlerinden ayırt edebilmek için farklı bir ambalaja ihtiyaç vardı. “Kırıldığında veya karanlıkta bile Coca-Cola şişesi olduğu anlaşılsın” arzusundan yola çıkılarak Root Glass Şirketi’nden yeni bir tasarım çalışması istendi. Dönemin ünlü tasarımcıları Alexander Samuelson ve Earl Dean hemen çalışmalara başladı.
Yüzyılın başından itibaren Coca-Cola afişleri tiyatro lobilerinde, mağazalarda tren istasyonlarında yerlerini almıştı. Coca-Cola 1920’ye gelindiğinde artık bütün ABD’de pazarlanıyordu. Ardından uluslararası bir ürün olma yolunda ilk adım atıldı. Coca-Cola 20 yıl içinde Küba ve Porto Rico’da üretilmeye başlandı. Ardından Panama, Filipinler ve Guam, 1920’de de Fransa’ya ihraç edilmeye başlandı.
1923 yılında şirketin performansı çok arttı. Rober W. Woodruff yönetim kurulu başkanı oldu ve pozitif bir imaj yaratarak başarıyı yakalamak için reklam ve pazarlama faaliyetlerine hız verdi. II. Dünya Savaşı sırasında Woodruff, her askere nerde olursa olsunlar 5 centlik bir şişe Coke sözü verdi. Cephelerde Coca-Cola şişeleme tesisleri kuruldu. Savaşın sonunda Coca-Cola’ nın yabancı ülkelerde 64 şişeleme tesisi vardı. 25 yıl içinde Coca-Cola alkolsüz içki endüstrisinde hakimiyet kurdu. 1950 yılında Coca-Cola ünlü Time dergisine kapak olan ilk ürün oluyordu. Time, Coca-Cola’yı “Dünya ve Dostu” manşetiyle tanımlıyordu. 1965 yılında da Türkiye’ye geldi. Aya ilk kez ayak basan Neil Amstrong, ay yolculuğu dönüşü New York Times Square’de “Coca-Cola’nın Evine, Dünyaya Hoşgeldiniz” pankartıyla karşılanıyordu. Coca-Cola, Olimpiyat Oyunlarından Sir Edmund Hillary’nin Güney Kutbu fetih yolculuğuna kadar birçok organizasyonun sponsoru olmuş ve günümüzde de bu organizasyonlarını yürütmektedir.
1980’lerle birlikte kızışan rekabet Coca-Cola yöneticilerini faklı arayışlara itti. Firma, rakipleri gibi Coke’ nin temel formülünü değiştirdi. Tüketicinin neyi istediğini tespit etmek için 4 milyar $ tutarında piyasa araştırmaları yaptı. Sonunda insanların daha tatlı bir Cola istedikleri ortaya çıktı. Ne var ki, yeni versiyon raflara çıktıktan sonra, müşterilerin eskisini tercih ettikleri yönünde raporlar gelmeye başladı. Böylece Cola çeşitleri birbiri ardı sıra piyasaya sürülmeye başladı. Klasik, diyet, kafeinsiz, diyet-kafeinsiz vs.
Büyük pazarlama savaşının galiplerinden biri olan Coca-Cola uyguladığı muhteşem stratejilerle aslında pek çok zararı ispatlanan ürünlerini, bir ihtiyaç olarak göstermeyi bilmiş ve yarattığı kültürle de dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde milyonlarca evde aranan bir marka haline gelmiştir. 2006 yılında 41 Milyar $ marka değeri ile dünyanın en büyük üçüncü markası olan Coca-Cola’nın buralara gelmesindeki en büyük etken hayranlık uyandıracak bir pazarlama becerisidir.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Marlboro nasıl tutuldu ?
Marlboro firması ilk kurulduğunda işleri çok kötü gidiyormuş. şirket
iflasın eşiğinde iken bir adam gelmiş, "satısları bir ayda 3 katına
çıkarırım ama bunun karşılığında da şirketin yarısına ortak olurum, yok
çıkaramazsam ömrümün sonuna kadar fabrikada bedava tütün sararım" demiş.
Marlboro'nun sahipleri zaten çıkmaz sokaktaymıs, "Bir haftaya kalmaz
batacağız, kaybedecek neyimiz var ki"
diyerek kabul etmişler teklifi...
Adamın bunlardan tek isteği binlerce boş Marlboro kutusuymuş. Zaten depoda
milyonlarcası varmış, talebini karşılamışlar hemen.
Sonra bizimki bütün paketleri tek tek ezmis ayağıyla, gece 12'den sonra da
hepsini uçaktan bütün Amarika 'nın üstüne atmış. Sabah millet uyanınca bir
bakmış ki her tarafta boş Marlboro kutuları.
"Yahu, bu sigara bu kadar çok içildigine göre vardır bir hikmeti" diyerek
sigara bayilerine akın etmişler.
şirket o ay 3 degil 5 katı satış yapmış. Tabii bizim adam da şirketin
yarısına ortak olmus. O kişi de kimmiş biyor musunuz ?
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Bir yılan 3 yıl uyuyabilir.
-Bal bozulmayan tek gıdadır.
-Ördeğin sesi yankı yapmaz.
-Denizyıldızlarının beyni yoktur.
-Üzüm mikrodalga fırında patlar.
-İnsan yılda en az 1460 rüya görür.
-İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır.
-Karınca iki hafta su altında yaşayabilir.
-İnsan kalbi dakikada 60-80 defa çarpar.
-Parmak izi gibi herkesin dil izi de farklıdır.
-"Pi" sayısının bir milyarıncı rakamı 9'dur.
-Dünyada insanlardan daha çok tavuk var.
-Venüs saat yönünde dönen tek gezegendir.
-İnsanın kalça kemiği betondan daha sağlamdır.
-Hiçbir kağıt 7 defadan fazla 2'ye katlanamaz.
-Türkiye'de Mehmet adında 1 milyon 229 kişi var.
-Sabahları elma kahveden daha fazla uykunuzu açar.
-Yerçekimsiz ortamda mum alevi küre şeklinde olur.
-El tırnakları ayak tırnaklarından 4 kat daha hızlı uzar.
-Otomobil sayısı insan sayısından 3 kat daha hızlı artıyor.
-Doğum gününüzü en az 9 milyon kişiyle paylaşıyorsunuz.
-Bir bardak sıcak su, buzdolabında soğuk sudan daha çabuk donar.
-Günde 24 saat sayı saysanız, 1 trilyona ulaşmanız 31 bin 688 yıl alır.
-Dünyada bir yılda gerçek paradan daha fazla Monopol parası basılıyor.
-Eksi 90 derecede nefesimiz, havanın ortasında donar ve düşer.
-Vücudumuzdaki tüm damarları uç uca ekleseniz 19 bin 200 kilometre eder.
-Çin'de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika'dan daha fazladır.
-Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen
kokularından kaynaklanır. Aslında hepsi tatlıdır.
-13 rakamının uğursuz olarak bilinmesi nedeniyle ABD'de birçok otelde 13.katta oda bulunmaz
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Bu dizidede insanla cok dalga gecen ögler war ailenin babası kaymakammıs galiba yada yüksek bi memurmus ordan emekli olmus 4 yada 5kızı war 1 oglu war demekii oglan aramıs dizide bu beyin altımıza yerleşiyor erkek cocuk erkek cocuk diye bide gelelim asıl meseleye bu adam ne biçim emekli kardesim kaca para alıyor bi ara baktıgımda 100 bin ytl borcu wardı sonra 250 bin yl daha cıktı way be 1 emekli maasıyla ne borclar ödeniyomus ama o 250 bini paraya calan adamın oglunun karısı bulucak bi adamı para karsılı serbest bırakılmasını falan saglıcak işte film bi garip geldi bana
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
bu bölümdede işler dahada karmasık bir hal almıstır hakanın nereye gittigi meculdur ama hakanı kacıranın o gece doktor kılıklı kadın oldugunu bilinmektedir polatın sözünü dinlemeyen karacadaglar kendini bir bok sanmıstır ve polatın gelmezsen kafanı keserim sözünü bile takmamıstır ama polatın önceki bölümlerden bir sözü wardı racon deil kafa keseriz diye bu gercek olmus ve karacadaglardan birnin kafası kesilmistir bunlar sonra işler dahada kızısacaktır hakanın polatın eline bi gecmesi bi kacması bi gecmesi bi kacmasıda seyirciyi maymuna çevirmistir öldürün artık şu adamı !!!!!!
Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
« Önceki :: Sonraki »